24.07.2013, 21:30
Yeryüzünün lanetlileri efkara gark olmuştu. Arabistanın batısında, Seratta Habeşli cariyenin küçük bebeği ağlıyordu. Gözyaşlarından başka hiçbirşeyi olmayanların arasında gözlerini açmış, ve ilk iş olarak göz pınarlarından damlayan yaş ile ıslatmıştı yüzünü. Siyah bir çocuk...
O günlerde Mekke, Hicazın gözbebeğiydi. Ulaşımın kolaylığı; bu ekin bitmez ve kayalıklar üzerine kurulmuş şehri cazip kılıyordu. Şirkin Tanrıları tarafından işgal edilen şehir, zilletin ve izzete tecavüzün meslek addedildiği bir cehennem misali vicdanları kasıp kavuran bir zulmün kalesine dönmüştü...
Tahta tanrıların sahte otoritesine sığınmış servet sahipleri, toprağa acı ve zillet ekmişlerdi. Öyle ya, Alemlerin Rabbi; Mekkenin toprağını kurutmuş, ekin bitmez ve kurak bir çilehaneye dönüştürmüştü...
Çölden korkan yoksullar geceleri uzayıp giden dağları gözlüyordu. Dağlardan gelen seslerin ürperttiği bedenler, kandilin ışığına sığınır ve dua ederdi. O günlerde çok meşhur bir efsane, arap topraklarının hikayesini anlatıyordu. Efsaneye göre Alemin Yaratıcısı olan Allah bu dünyayı yaratırken, kayaları ve suları, vadileri ve otlakları en adil şekilde dağıtmış. Her ülke Yaradanın lütfundan payına düşeni hakça almış. Arabistanda... Sonra Alemin yaratıcısı, insanın işine yarayabilir düşüncesiyle her ülkeye biraz kum vermeye karar vermiş. Kumu almış, bir çuvala doldurmuş ve hakça paylaştırması için Cebraile vermiş. Ama Şeytan, o kötü melek; insanlığa büyük bir kıskançlık besliyormuş. Cebrail Arabistanın üzerinden geçerken Şeytan Ona gizlice yaklaşmış ve çuvalın altını kesmiş; kumlar Arabistanın üzerine yağmış, denizleri kurutmuş, nehirlerin suyunu içmiş. İşte çöl böyle oluşmuş...
Sonra Yaradan bu işe çok kızmış ve şöyle demiş; Ah Arabistanım sefalete boğuldu. Ben de onu saracağım. Bunun üzerine, çölü geceleri dahi aydınlatacak, altından, pırıl pırıl parlayan, görkemli bir kubbe ihsan etmiş. Ama o kötü melek, insanoğlunu bu kubbeden de mahrum etmeye kararlıymış. Hemen yardımcılarını çağırmış; yardımcıları bu semavi altını kapkara örtülere sarmış. Alemlerin Yaratıcısı elbette bunun altında kalmamış. Oda meleklerini çağırmış; melekler mızraklarıyla, Şeytanın kara örtülerinde delikler açmışlar. Arabistanın yıldızları, uykusuz gecelerde çadırın girişinde oturanlara gülümseyen o ilahi altın parçaları işte böyle oluşmuş. Ama gündüzleri bu topraklar o kötü meleğin insafına kalmış...
Onda dokuzu ıssız çöllerden ibaret topraklarda efsaneler kuşatmıştı gönülleri. Karanlık çöktüğünde, çölün bittiği yerde iblislerin oturduğu kayaların olduğu konuşulur, mağaralardan İblislerin seslerinin işitildiği anlatılırdı. Hıra mağarasına giden perhizkar isyancıların daldığı derin düşüncelerin korkuttuğu şairler, mağaralarda İblislerin olduğunu anlatıyordu. Yaşamın sillesini yemiş yoksullar, o mağaralardan gelenlerin cinlendiğine iman eder, sözlerine şüphe ile yaklaşırlardı...
Cariye Hemamenin oğlu Bilal, Cumahoğulları kabilesinin içinde doğmuştu. Kabileci şirkin cahiliye karanlığında; Ümeyye bin Halefin yitik cariyesi Hemamenin kucaklarında açtı gözlerini...
Henüz gözlerini açar açmaz kölelik zinciri ile sarılmış bedeni, ırzı üç kuruşluk edilmiş Habeşli kölelerin nasırlı ellerinde dolaşır olmuştu. Bilal... Öyle ya, akbabalar diyarının yitik çocuğu. Ekin vermez toprakların siyah ötekisi..
O günlerde Mekke, önemli bir ticaret durağıydı. Ulaşım kolaylığı açısından merkezi bir konum teşkil ediyor ve Allahın Evi Kabenin varlığını çok iyi kullanan varlıklı ailelere ev sahipliği yapıyordu.
O günlerde Mekke, Hicazın gözbebeğiydi. Ulaşımın kolaylığı; bu ekin bitmez ve kayalıklar üzerine kurulmuş şehri cazip kılıyordu. Şirkin Tanrıları tarafından işgal edilen şehir, zilletin ve izzete tecavüzün meslek addedildiği bir cehennem misali vicdanları kasıp kavuran bir zulmün kalesine dönmüştü...
Tahta tanrıların sahte otoritesine sığınmış servet sahipleri, toprağa acı ve zillet ekmişlerdi. Öyle ya, Alemlerin Rabbi; Mekkenin toprağını kurutmuş, ekin bitmez ve kurak bir çilehaneye dönüştürmüştü...
Çölden korkan yoksullar geceleri uzayıp giden dağları gözlüyordu. Dağlardan gelen seslerin ürperttiği bedenler, kandilin ışığına sığınır ve dua ederdi. O günlerde çok meşhur bir efsane, arap topraklarının hikayesini anlatıyordu. Efsaneye göre Alemin Yaratıcısı olan Allah bu dünyayı yaratırken, kayaları ve suları, vadileri ve otlakları en adil şekilde dağıtmış. Her ülke Yaradanın lütfundan payına düşeni hakça almış. Arabistanda... Sonra Alemin yaratıcısı, insanın işine yarayabilir düşüncesiyle her ülkeye biraz kum vermeye karar vermiş. Kumu almış, bir çuvala doldurmuş ve hakça paylaştırması için Cebraile vermiş. Ama Şeytan, o kötü melek; insanlığa büyük bir kıskançlık besliyormuş. Cebrail Arabistanın üzerinden geçerken Şeytan Ona gizlice yaklaşmış ve çuvalın altını kesmiş; kumlar Arabistanın üzerine yağmış, denizleri kurutmuş, nehirlerin suyunu içmiş. İşte çöl böyle oluşmuş...
Sonra Yaradan bu işe çok kızmış ve şöyle demiş; Ah Arabistanım sefalete boğuldu. Ben de onu saracağım. Bunun üzerine, çölü geceleri dahi aydınlatacak, altından, pırıl pırıl parlayan, görkemli bir kubbe ihsan etmiş. Ama o kötü melek, insanoğlunu bu kubbeden de mahrum etmeye kararlıymış. Hemen yardımcılarını çağırmış; yardımcıları bu semavi altını kapkara örtülere sarmış. Alemlerin Yaratıcısı elbette bunun altında kalmamış. Oda meleklerini çağırmış; melekler mızraklarıyla, Şeytanın kara örtülerinde delikler açmışlar. Arabistanın yıldızları, uykusuz gecelerde çadırın girişinde oturanlara gülümseyen o ilahi altın parçaları işte böyle oluşmuş. Ama gündüzleri bu topraklar o kötü meleğin insafına kalmış...
Onda dokuzu ıssız çöllerden ibaret topraklarda efsaneler kuşatmıştı gönülleri. Karanlık çöktüğünde, çölün bittiği yerde iblislerin oturduğu kayaların olduğu konuşulur, mağaralardan İblislerin seslerinin işitildiği anlatılırdı. Hıra mağarasına giden perhizkar isyancıların daldığı derin düşüncelerin korkuttuğu şairler, mağaralarda İblislerin olduğunu anlatıyordu. Yaşamın sillesini yemiş yoksullar, o mağaralardan gelenlerin cinlendiğine iman eder, sözlerine şüphe ile yaklaşırlardı...
Cariye Hemamenin oğlu Bilal, Cumahoğulları kabilesinin içinde doğmuştu. Kabileci şirkin cahiliye karanlığında; Ümeyye bin Halefin yitik cariyesi Hemamenin kucaklarında açtı gözlerini...
Henüz gözlerini açar açmaz kölelik zinciri ile sarılmış bedeni, ırzı üç kuruşluk edilmiş Habeşli kölelerin nasırlı ellerinde dolaşır olmuştu. Bilal... Öyle ya, akbabalar diyarının yitik çocuğu. Ekin vermez toprakların siyah ötekisi..
O günlerde Mekke, önemli bir ticaret durağıydı. Ulaşım kolaylığı açısından merkezi bir konum teşkil ediyor ve Allahın Evi Kabenin varlığını çok iyi kullanan varlıklı ailelere ev sahipliği yapıyordu.